Gönderen: Oyhan Hasan Bıldırki | 13 Ağustos 2008

HAŞİM’DE ÖZLEYİŞ, YALNIZLIK, MAHKÛMİYET VE GARİPLİK DUYGUSU * Oyhan Hasan BILDIRKİ

Haşim’in içinde bulunduğu aşağılık duygusu ve ruhsal eğilimlerinin, onda realite nefretini doğurduğunu ve gerçeklerden kaçma “tem’i”ni etkilediğini biliyoruz. Kendini sevmeyen bir insan ya hayata katlanamayarak intihar edecek veya kendine özgü fildişi kulesine çekilecek, hayalleriyle baş başa yaşamaya koyulacaktır. Kendi varlığını sevmeyen Haşim için “baş”ı, büyük bir problemdir. O, başından kurtulmak için, biraz olsun rahatlayabilmek amacıyla, şan ve şöhretini bu yolda fedaya hazırdır. Burada Haşim’in isyanını görüyoruz. Kendi çirkinlik güdüsünü anlatan şair, habersiz olarak gövdesine konmuş başından şikâyetçidir. Gövdesi üstünde duran başı, onun için bir şeytan ya da gulyabanidir.

 

Dişi, tırnakları geçmiş tenime

Gövdem üstünde duran ifrîtin;

Bir küçük lâhza-i ârâma[1] fedâ

Bütün âlâyîşin[2] nâm ü sıytin[3]!..

 

Bildiğimiz gibi şair, hem zekâ ve hem de muhayyile adamıdır. Onu harap eden zekâdan kurtulmak için, düş gücüne sığınmak zorundadır.

Hayal dünyasında yaşayanların, sonunda kendi fildişi kulelerine çekilecekleri bilinen gerçeklerdendir. 1921’de yayınlanan “Göl Saatleri”nin manzum “Mukaddeme”sinde de onun hayal cephesini görmekteyiz:

 

Seyreyledim eşkâl-i hayâtı

Ben havz-ı hayâlin sularında;

Bir aks-i mülevvendir onunçün

Arzın bana ahcâr ü nebâtı[4].

 

Gerçeklerden kaçan Haşim, artık hayal dünyasına çekilmekte, Hamid ve Cenab’ın şiirlerinde gördüğümüz tabiatı değiştirme eğilimini daha ileri götürmektedir. Artık Haşim dış âlemin (hem tabiatın, hem hayatın) hayal havuzundaki yansımalarını çok değişik olarak bize vermektedir. Yani kendisine özgü olan renkli dünyasını, hayal havuzunun sularında dilediği gibi anlatmaktadır.

Göl Saatleri’nde kendine özel saatleri seven Haşim, günün hemen her saatinde gölden bahsetmiş, “Öğle, Öğleden Sonra, Akşam, Gece, Gece Yarısı ve Seher” adlı şiirlerinde hem kendi iç dünyasını duyurmaya çalışmış, hem de empresyonist tablolar çizmiştir.

Göl Saatleri’nde renk ve ışık elementleriyle dolu olan hayal dünyasında yaşayan Haşim’in müstezatlarından “O Belde” de kaçış teminin en güzel örneğini görürüz:  

     

O BELDE

 

Denizlerden

Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.

Bilsen

Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan

Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!

Ne sen,

Ne ben,

Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ[5] ,

Ne de âlâm-i fikre bir mersâ[6]

Olan bu mâi deniz,

Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.

Sana yalnız bir ince tâze kadın

Bana yalnızca eski bir budala

Diyen bugünkü beşer,

Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,

Bulamaz sende, bende bir ma’nâ,

Ne bu akşamda bir gam-î nermîn[7]

Ne de durgun denizde bir muğber[8]

Lerze-î istitâr[9] ü istiğnâ[10] .

 

Sen ve ben

 

Ve deniz

Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz,

Topluyor bûy-i rûhunu[11] gûyâ

 

Uzak

 

Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ[12] kalarak

Bu nefy[13] ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz…

 

O belde?

 

Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde[14];

Mâi bir akşam

Eder üstünde dâimâ ârâm[15];

Eteklerinde deniz

Döker ervâh[16]a bir sükûn-ı menâm[17].

Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,

Hepsinin gözlerinde hüznün var

Hepsi hemşiredir veyâhud yâr;

Dilde tenvîm[18]-i ıstırâbı bilir.

Dudaklarındaki giryende[19] bûseler, yâhud,

O gözlerindeki nîlî[20] sükût-ı istifhâm[21]

Onların ruhu, şâm-ı muğberden

Mütekâsif menekşelerdir ki

Mütemâdî sükûn u samtı arar;

 

Şu’le-î bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer

Mültecî sanki sâde ellerine

O kadar nâtüvân[22] ki, âh, onlar,

Onların hüzn-i lâl[23] ü müştereki,

Sonra dalgın mesâ[24], o hasta deniz

Hepsi benzer o yerde birbirine…

 

O belde

 

Hangi bir kıt’a-yı muhayyelde?

Hangi bir nehr-i dûr[25] ile mahdûd[26]?

Bir yalan yer midir veya mevcûd,

Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ[27] mı?

Bilmem… Yalnız

Bildiğim, sen ve ben ve mâi deniz

Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz

Bende evtâr[28]-ı hüzn ü ilhâmı.

 

Uzak

 

Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak

Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz…

 

O Belde’deki yer, bizim bildiğimiz bir yer değildir. O belde, hayali bir beldedir. Haşim’de rastladığımız toplumdan veya gerçeklerden kaçma tem’i, Fikret’te de vardır. Fakat Fikret, düzeltemediği toplumdan kaçar. Oysa Haşim toplumdan kaçarken ferdidir. Topluma ait hiçbir düşüncenin Haşim’de olmadığını biliyoruz. Bu şiirde, gördüğünüz gibi topluma ait hiçbir düşünce yoktur. Haşim, saadeti bu dünyada bulamayınca, muhayyel bir belde yaratma düşüncesine yöneliyor.

O Belde’de, yaşanılan dünyadaki varlıklardan hiçbiri yoktur. Onun özlediği belde, hayalin bakir (el değmemiş) bölgelerinde durur. O Belde’de akşam, mavidir. Orada yalnız kadınlar yaşar. Bu kadınlar güzel, ince, saf ve gecenin yarattığı kadınlardır. Haşim’e göre bu kadınların hiçbirine kötü gözle bakılmaz.

Haşim, önce ailesinden yakınlık görmemiştir. Yeni bir topluma girdiği zaman reddedilmiş, kendisine “Arap Haşim” denmiştir. Bu yüzden Haşim şiirine, muhayyel bir kadına seslenerek başlıyor. Bu kadına kendi gönlünün istediği biçimde güzellik veriyor. “İnce hava” Haşim’in sembolüdür. Daima akşam ufkunu seyreden bu kadına güzelliğini veren unsurlar; gözlerinde daima gurbet özleyişi, hüzün ve hasret melâlinin oluşudur. Şiirin tamamında sembolizmin[29] duyuş ve görüş sistemi vardır.

Sembolizm, romantizmin aşırı duygusallığına bir tepki olarak doğar. Romantikler görünüşte duygusaldırlar. Hüzünlü olmalarına rağmen açık seçik konuşurlar. Onlardan ancak Baudelaire, hüznü kapalı olarak vermek yanlısıdır.

Haşim’in hüznü, sembolist bir hüzündür. Şiirdeki kadının hüznü, akşamda toplanmıştır.

“Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” diyen Haşim, kadını sadece madde olarak düşünen ve kendisine eski bir budala gözüyle bakan gününün insanlarını sevmemektedir. Çünkü onlar duygululuktan uzak durur, kadında bir güzellik, Haşim’de de şiir bulamazlar. Örtünme titreyişi içinde bulunan denizi de anlamazlar. Melâli anlamayan kuşaklar arasında yaşanmayacağına göre, hiç şüphesiz “O Belde” hayal edilecektir. Çünkü Haşim yaşanılan dünyada mahkûm olduğu düşüncesindedir. Yaşanılan dünyadan kurtulmak isteyen şair, uzak, gölgeli ve bizce bilinmeyen bir ülkeye özlem duymaktadır.

O Belde’de zaman hep akşamdır.  

Sessiz olan bu akşam, kadının ruhunun kokusunu toplar. Bu hayali beldede yalnız; kadın, şair, kırgın deniz ve akşam vardır. Ruhlara bir rüya sessizliği döken akşamın perdesi yavaş yavaş aralanır ve hayali belde ortaya çıkar. Daima soran gözleriyle, ıstırabı uyutmasını bilen, dudaklarında ağlayışlı öpüşler olan bu güzel kadınların ruhu, kırgın akşamın sessizliğinde yoğunlaşmış menekşeler gibidir. Ayın ışıksız ışığı, o kadınların ellerine sığınmıştır. Bu hayali dünyada her şey birbirine benzer; kadınlar, dalgın akşam, hasta deniz ve şair.

Yalan veya gerçek mi ve nerede olduğu bilinmeyen “muhayyel bir rüya âlemi”ni Haşim, bize kelimelerle anlatır. Son kısımda Haşim, mahkûmiyet duygusu içindedir. Ona acı veren de bu duygudur. Kişinin içinde yaşadığı hayal dünyası, yaşanılan dünyadan başka bir düzen içindedir. O Belde’de hayal dünyasının özel iklimine sığınmış olan Haşim, önce kendinden, sonra dünyadan kurtulma isteğindedir. Ondaki bu dünyadan kurtulma isteğini, “ölmek” anlamında değil, “gerçeklerden kaçma, kendi hayal dünyasını kurma” tem’i içerisinde düşünmeliyiz.

Haşim’in birçok şiirinde gördüğümüz “hayal beldesi”nin hazırlayıcısı olarak, “Yollar” ve “Zulmet” adlı şiirleri düşünülebilir. O Belde’deki dünyanın izlerini “Yollar”da açık olarak görmekteyiz:

 

Onlar

Hangi bir belde-î hayâle gider,

Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi?

 

Haşim’e göre “sessiz ve kimsesiz” olan yollar, bir hayal beldesine gitmektedirler. Ümitsiz ve kederli bir hayal yeli eser ve yorgun, mecalsiz olan dalları uyutur, sonra ufkun kucağında ölür. Her tarafı gecenin gölgesi sarar ve kişide çeşitli korkular, ürperişler uyandırır. Fakat kâinâtın gizli ve büyüleyici bir eli, yıldızları ortalığa döker. Daha sonra gökyüzünü dolduran dilsiz akşamın içinden, insanlığın meçhul ümitlerinin, hayal ve duygularının mabetleri, sınırsız altın renkleriyle yükselmeye başlar. Bu hayal mabetlerinin eteklerinde toplanan sessizlik, büyük denizlere benzer ve kişiye sürekli olarak sınırsız bir sükût ilham eder. Bir el, bu hayal mabetlerinin ışıklarını yakar, yıldızlar altın renkli sularda titreşmeye başlar.

 

Tâ öteden,

Şimdi zer gözleriyle tâ öteden,

Gam-ı ervâh vecde davet eder

Bütün meâbid[30]-i meçhûle-i ümîd-i beşer.

Bütün meâbid-i vecdin soluk ilâheleri

Birer birer iniyor, gözlerindeki rü’yâlar;

Dudaklarında ziyâdar ve muhteriz[31] titrer

 

Bûse-i huzû-eseri.

 

Bu ümit, hayal ve duygu mabetlerini dolduran, altın gözlü, coşku mabetlerinin soluk yüzlü ilaheleri, gamlı ruhları coşmaya davet eder. Bu ilahelerin soluk ve gölgeli yüzleri, akşamın renkleriyle kişiye coşkun rüyalar ilham eder. Bu ilahelerden biri yorgun ve dilsiz olan gökyüzüne bakar, biri sessiz ve sakin denize kişiyi peşinden sürükleyen gölge gibi bir yürüyüşle gecenin içinden akar, biri gölgeler içinde, gözleri yerde, gökyüzünü dolduran ergânûn[32] seslerini dinlerken, bir diğeri de altın gözleriyle şaire “Gel!” demektedir.

Fakat gecenin zulmedici karanlıkları bu hayalleri bozmaktadır. Şair, özlemini çektiği bu hayal mabetlerine gitmek, oradaki ilahelerle olmak ister ve şiirin sonunda şöyle seslenir:

  

Yollar

Ah ey kimsesiz giden yollar,

Yolların ey sükût-ı hüzn-eseri,

Bugünün inmeden şeb-î kederi,

Meâbid-i emel ü histe sönmeden bu ziyâ,

Ölmeden onların ilâheleri,

Ah gitmez mi, kimsesiz, sessiz

Yollar,

Ah gitmez mi hatt-ı sâkitiniz[33],

Şimdi zer gözleriyle, tâ öteden

Tâ öteden

Gam-ı ervâhı vecde davet eden

Uzak meâbid-i pür-nûr-ı vecd ü rü’yâya

Ki câ-becâ[34] kapıyor bâb-ı vâ’dini sâye.

 

Haşim’in “Yollar” şiirinde işlediği muhayyel dünya ve kimsesizlik temleri, psikolojik yapısıyla ilgilidir. Kısaca “gariplik duygusu” olarak adlandırabileceğimiz bu ruh halinin, bütün ruhsal olaylar gibi, oluşu çevreye bağlıdır. Gariplikte bir parça unutulmuşluk, bırakılmışlık vardır. Gariplik özlem, gariplik yalnızlıktır.

O, çocukluğundan beri bu duygudan kaçmışsa da, hatıralarının ve ruh halinin yöneltici etkisinde kalarak, hep bu duygunun içinde yaşamaya devam etmiştir. Bu yüzden o, keder, akşam ve hüzünlenmelerle arkadaş olmuş, fildişi kulesinde yalnız yaşamıştır.

 

“O Eski Hücreye Benzer ki” şirinde Haşim’in şöyle seslendiğini görmekteyiz:

 

Ziyâ-yı şemse[35] kapanmış bütün derîçeleri[36] 

Bir öyle hücreye benzer ki ömrümün kederi.

Gubâr-ı ye’s[37] ü fenâ[38] sinmiş orda elvân[39]a

Emel, heves bırakılmış sükût-ı nisyâna.

Bütün hadâyık-ı histen[40] o toplanan ezhâr[41] 

Uyur mekâbir-i mînâ[42]da bî-ümîd-i bahâr.

Bu penbe gül, bu gül ağır ağır erimiş

Üzerlerinde değiştikçe her mükedder kış.

Ocak harab ü tehî, lamba kimsesiz, a’mâ

Bu samt-ı haste eder hüzn ü uzlet[43]i îmâ.

Soluk cidâr[44]a asılmış, durur garîk[45]-i melâl

O çehreler ki uyur gözlerinde eski hayâl…

O eski hücreye benzer ki ömrümün kederi

Çekilmiş ufk-ı tesellîye karşı perdeleri… 

 

Ömrünün kederini, bütün pencerelerini güneşin ışıklarına kapatmış olan eski bir hücreye benzeten Haşim, bu şiirde garipliğini, terk edilmişliğini ortaya koymuştur. Haşim ruh halinin yöneltmesiyle kendi içine kapanmış, gerçeklere karşı pencerelerini kapatmıştır. Onun dünyasında keder veren her şey renklere sinmiş, emel ve hevesler unutulmaya itelenmiştir. Bu “nisyân âlemi”nde, duygu bahçelerinden toplanan çiçekler, ümitsiz baharlar ilham eden gök mavisi mezarlarında uykuya dalmıştır. Kış mevsimi gelip geçtikçe, pembe güller ve karanfiller ağır ağır sinmiş, gizlenmiştir. Ocak yıkılmış, bomboş kalmış, lamba kimsesiz, kör ışıklarıyla yanmakta ve sessiz yatağında yatan hasta hüzün köşelerini arzulamaktadır. Odanın duvarları melâle gark olmuş, bütün perdeleri “ufk-ı tesellîye” kapanmıştır.

Kendi yalnızlık ve kimsesizliğine eşyanın da katıldığını söyleyen şair, “Şeb-i Nisân”da bu duyguyu daha da ileri götürmektedir:

 

Kendimle bütün bunları tekrâr ediyordum,

Doğmuştu kamer, şimdi uzaklardaki mağmûm[46]

Dağlardan açık ra’şeler elvâha dağılmış,

Sarmış dil-i eşyâyı heves, bûsiş[47] ü hâhiş[48].

Hep çift idi karşımda: Kamer, encüm ü eşcâr,

Bendim yalnız ordaki bî-hemser[49] ü bîdâr[50];

Durgun suya baktım ve dedim: Ah ölebilsem,

Mâdâm ki yok ağlayacak mevtime kimsem!..

 

Haşim, içinde bulunduğu kimsesizliği bu mısralarda anlatırken her şeyin çift olduğunu, birbirleriyle sevgiyle kucaklaştıklarını söyler. Bu şiirin daha önceki mısralarında Haşim, hayalinde yarattığı güzele şöyle seslenir:

 

Eşçâr u hevâ gölgede sessiz sarışır, gel!

Gel, yalnızım, ey beklenilen hüsn-i muhayyel!

 

O, ağaçların bile hava ile sarmaş dolaş oldukları inancındadır. Beklediği muhayyel güzelin, sevgilinin gelmesini arzulamakta, elem ve ıstıraplarını dindirmesini istemektedir. Ancak her şeyin sarmaş dolaş olduğu, istekli öpücükleriyle gönüllerinin dolduğu bu saatte, beklenen sevgili gelmeyecek ve şair, ölümü arzulayacaktır. Şair o kadar yalnızdır ki, ölünce arkasından ağlayacak hiç kimsesi yoktur. Bu yüzden ölüm, onun için bir kurtuluş yoludur. Ondaki bu realite nefreti ve eşleri kıskanma duygusu belki böylece sona erebilecek, şair büyük dinlenme olarak adlandırdığı ölüm sayesinde huzura kavuşabilecektir. Bunalımlar içinde kıvranan şair, çevresini kuşatan reel dünyadan çıkmak, kurtulmak istemiş, sonunda ölüme sığınmıştır.

“Ölmek” adlı şiirinde çevrenin kendisine verdiği bunalım duyguları karşısında, şairin ruh halini görmekteyiz:

 

Firâz[51]-ı zirve-î Sînâ-yı kahra yükselerek

Oradan,

Oradan düşmek, ölmek istiyorum

Cevf[52]-i ye’s-âşinâ-yı hüsrâna…

Titrek

Parıltılarla yanan bir mesâ-yı mezbaha-renk

Dağılırken suhûr[53]-ı uryân[54]a,

Firâz-ı zirve-î Sînâ -yı kahra yükselerek

Oradan,

Oradan düşmek, ölmek istiyorum

Cevf-i ye’s-âşinâ-yı hüsrâna…

Kanlı bir gömlek

Gibi hârâ-yı şems[55]i arkamdan

Alıp sürükleyerek,

O dem ki refref[56]-i hestîye samt olur kaim

Ve bir günün dem-ı âlâyiş-î zevâlinde

Sürüklenir sular âfâka şû’le halinde

O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümide adem,

Bir derin sesle ”Haydi!” der, uçurum!

O dem,

Firâz-ı zirve-î Sînâ -yı kahra yükselerek

Oradan,

Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden

Cevf-i hüsrana düşmek istiyorum.

 

Şair, içinde yaşadığı zamandan memnun değildir. Çünkü onun sevmediği, kıskandığı, kendisini ümitsizliğe sevk eden her şey bu dünyada vardır. En sevdiği varlık olan annesi, onu çocuk yaşındayken bırakıp gitmiş, babası ve çevresindekiler kendisine karşı haşin davranmış, sevgide vefa bulamamış, aşağılık duygusu içinde bunalıp gitmiştir. İşte böyle bir ruh halinin içinde kıvranan şair, kahır Sinâ’sının en yüksek tepesine çıkarak, oradan elemlerin kedere tanık olan boşluğuna düşüp ölmek ister. Titrek parıltılarla yanan mezbaha renkli (kanlı) bir akşam çıplak kayalıklarda dağılırken, kahır Sinâ’sından düşüp ölmek istiyorum diyen şair, güneşin şalını kanlı bir gömlek gibi arkasından sürüklemek, varlığın perdesinin yerini sessizliğin aldığı, günün bitiş anında suların ufuklarda parıldadığı zaman, yokluk âlemine düşmek, kendisine “Haydi!” diyen sese uymak zorunluluğuna inanmaktadır. Artık o, kalbinin ümit sesini dinlemeden hüsran boşluğuna düşmek istemektedir. Belki o zaman kurtuluşa erecek, bu dünyanın kötülüklerinden uzaklaşacaktır

Ölümünden on beş gün önce kendisini ziyarete gelen Ali Naci Karacan’a, Fransızca olarak şu cümleyi söylediğini aktarırlar:

“Ah, tout est fini; c’est la Morte, la grande mort qui arrive.”

(Ah, her şey bitti; bu gelen ölümdür! O koca ölüm.)

 

Ali Naci Karacan ziyaret sonrası evden çıkarken, Haşim:

– Kardeşim, şu aydınlığı kapa! demiştir[57].

 

9 Haziran 1933’te Haşim, kendi yalnızlığı içinde, kendisinin yaşadığı hayatı sevmekle birlikte, onun işkencesiyle itilip kakılmış, takdir edilmemenin korkusu ve ıstırabıyla son nefesini vermiştir.

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ


[1] Huzur anı.

[2] Gösteriş, debdebe.

[3] İyi ya da kötü ün, şöhret.

[4] Toprak ve bitkiler.

[5] Akşam.

[6] Liman

[7] Yumuşak keder.

[8] Kırgın, dargın.

[9] Gizlenen titreyişler.

[10] Olanla yetinme, doyum, doygunluk.

[11] Ruhunun kokusu.

[12] Ayrı.

[13] Sürgün etmek.

[14] El değmemiş, hayali bölgeler, yerler.

[15] Dinlenme, huzur bulma.

[16] Ruhlar.

[17] Rüya sessizliği, sakinliği.

[18] Uyutulan.

[19] Ağlayan.

[20] Çividi.

[21] Sorup anlama.

[22] İnce, güçsüz.

[23] Anlatılamayan hüzünler.

[24] Akşam.

[25] Uzak nehir.

[26] Sınırlı.

[27] Hayal sığınağı.

[28] Teller.

[29] Evrensel bilgi ve hakikatlerin basit ve sade öğelere indirgenerek ifade edilmesidir. Simgecilik olarak da adlandırılan bir edebi akım.

[30] Mabetler.

[31] Çekingen.

[32] Org.

[33] Sessizlik sınırı, çizgisi.

[34] Yer yer.

[35] Güneş ışığı.

[36] Pencereleri.

[37] Ümitsizlik tozu.

[38] Yokluk, yok olma düşüncesi.

[39] Çok renkli, rengârenk.

[40] Duygu bahçeleri.

[41] Arkalar, sırtlar; satıhlar, yüzler.

[42] Gök mavisi.

[43] Bir yana çekilip kendi kendine tenhada yaşama, yalnızlık köşesine çekilme.

[44] Bahçe duvarı.

[45] Batmış.

[46] Kederli, bulutlu.

[47] Şapırtılı öpüş.

[48] İstek, arzu, isteyiş.

[49] Eşsiz.

[50] Bekâr, evlenmemiş.

[51] Yokuş.

[52] İçteki boşluk.

[53] İri, sert kayalar.

[54] Çıplak.

[55] Güneşin şalı.

[56] Döşek.

[57] Yakup Kadri / Ahmet Haşim, s. 7

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: