Gönderen: Oyhan Hasan Bıldırki | 11 Ağustos 2008

HAŞİM’DE AŞK, KADIN, AKŞAM VE ÖLÜM * Oyhan Hasan BILDIRKİ

Akşam ve onun ilham ettiği hayaller, Haşim’in ruh özelliklerine, psikolojik yapısına dayanır. Aşk, onun şiirlerinde daha çok hayal halende gözükür.. Bu yüzdün “Gençlik Şiirleri”ni incelemeyi, bu ruh halinin çıkış noktasını belirleyebilmek için uygun gördük.

Haşim, bu dönemde tamamen romantiktir. Romantizm[1]in etkisinde olduğundan, her şeye hüzün dolu bir gözle bakar. İlk şiiri olan ve “Mecmua-i Edebîye”de yayınlanan Hayâl-i Aşkım’da şairin kırık aşkı anlatılmaktadır. Haşim, çeşitli ruhsal sebepler yüzünden aşktan kaçan adamdır. Onun için aşk, vuslatla bitmeli, hayal olarak düşünülen bir şey olmamalıdır. Aşkta vefa bulmayan kırık gönlünü, tabiatın kırıklığına bağlamaya çalışır:

 

Münfail[2] bir semâ-yi giryânın[3],

Zerdi-î iğbirârı[4] altında

Münkeşif[5] bir hazân-ı nâlânın[6]

Girdbâd-î gam-nisârında[7]

 

Gücenik, ağlayan bir sema, sarı çiçekler, ağlayan gökyüzü ve öteye beriye dağılmış damlacıkları şiirleştiren Haşim, gördüğünüz gibi tabiatı şiirine sokar. Fakat Haşim’de tabiat, reel (gerçek) tabiat değildir. O, tabiatı şiirine koyarken, onu irreel tarafından yakalar ve kendine göre, daha çok hayal ürünü olan bir düzene sokar. Durmadan gözyaşı döken kırgın semanın kederli sarılığında gelişen, inleyen bir sonbahar kasırgası etrafa gam dağıtır.

Romantiklerin etkisinde kalan şair, onlar gibi sarı renge ve “gam”a tutkundur. Sevgili romantik bir anlayışla ele alınmış, şaire daha çok gam ve keder ilham etmiştir. Bu şiirde anlatılan yâr, vefasızdır. “Soluk renkli, kırgın, dilsiz” olan şairin hayalini bile tanımaz, o hayali kırar, atar.

 

Oh, ey yâr-ı bi-vefâ[8] bilmem

Bu soluk renkli, münkesir ebkem[9]

Bu hayali tanır mısın acaba?!.

 

Dest-i bî-rahm-ı levh[10] ü lu’bun[11]la,

Kırdığın, sonra attığın, ey mâh[12]!

O, benim aşkımın hâyâlidir, âh!

 

Haşim, bildiğimiz kadarıyla hüzne meyilli bir şairdir. Bu yüzden o, gerçek aşkın yerine, aşkın hayaliyle avunur. Bu durum şairin psikolojisiyle ilgilidir. Yüzündeki şark çıbanı sebebiyle kendini çirkin sayan şair, aşktan kaçmakta, sevgiliyle yüz yüze gelmekten korkmaktadır. Aslında Haşim, içinde bulunduğumuz andan kaçar, realite[13]den nefret eder.

“Hilâl-i Semen” isimli şiirinde şöyle seslenir:

 

Ben ki efsâne-î tahayyülden

Hep hayatımda bir emel taşıdım.


Bu emeller, şairi devamlı olarak maziye itmiştir. Geçmişe yönelme isteği, yaşanılan hayattan hoşlanmamanın sonucudur. Şairin yalnızlık duygusu içinde olması, dostlarının kendisini anlamaması, duygusallığı; onun devamlı olarak geçmişi özlemesinin anahtarı olmuştur. Annesini küçük yaşta kaybeden şair, koyu bir özleyiş duygusu içindedir. O, geçmişin karanlıkları içinden bir haber, bir selam bekler gibidir.

”Akşamlarım” şiirine şöyle başlar:

 

Her akşam ufuklarda bir selâm ararım,

Her akşamüstü bir semâ-yi muzlim[14]den.

Sükût u zulmet olan bir muhît-i müellim[15]den,

Doğar hayâtıma bir hecr-i dâimî[16] sanırım.    

 

Akşam, Haşim’in şiirlerinde en çok görülen, sevilen bir zamandır. Çünkü Haşim, akşamları gerçeklerden uzaklaşmakta, geçmişini düşünüp hayal etmektedir. Çocukluğunda çok acı çeken ve bu acıların etkisinden kurtulamayan şair için, maziye sığınarak, günün tenha saatlerini, akşam vakitlerini seçmek normal bir davranıştır. Çünkü günün diğer saatlerini dolduran “Güneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır.”[17] Bu acı şeyler de, şairi tedirgin etmekte, onun geçmişe yönelmesine, hayal dünyasında yaşamasına yetmektedir. İşte geçmişe yönelen şair, her akşam karanlık semanın ufuklarından gelecek, acılarını dindirecek olan bir “selâm”ı özlemektedir. Fakat bir sessizlik ve zulmet muhiti olan akşamlar, onda sürüp giden bir ayrılıktan söz açmaya en yeterli sebeplerin başında gelir.

 

Emellerimde bu dem bir hubûb-ı târ[18] uyanır

Kederlerimde büyük bir sükût-ı zıll[19] u hevâ;

Başım elimde, uzaklarda ihtizâr-ı mesâ[20],

Dumanlı, gölgeli bir sâha-i hayâli[21] uzanır.

 

Şairin emelleri karanlık bir rüzgâr gibi uyanır, kederlerini sessiz gölgelerle örter. Uzaklarda, can çekişen akşamın arkasında dumanlı, gölgeli bir hayal alanı uzanır. Bu alan içinde şair kendisini şöyle tarif eder:

 

Erir bu dem kalır ufkumda bî-ziyâ bir renk,

Hakaayıkım[22], elemim, zulmetim, düşüncelerim.  

 

Sanki şair, gerçeklerden, elemlerden, kendisini tedirgin eden düşüncelerden kurtulur gibi olur. İlerideki şiirlerinde de göreceğimizi gibi Haşim, realiteden kaçarak akşamlara sığınır, gerçek hayatta bulamadığı yakınlığı aramaya çalışır.

Dr. Smiley Blanton bir eserinde şöyle der: “Gayri meş’ur[23]da zaman yoktur. Gayri meş’ur, şuurda olduğu gibi hatıraların geçişini kaydetmez. En küçük yaşta gayri meş’ura itilen ilcalar[24], çeyrek asır sonra ilk günkü tesirlerini korurlar.”[25]

Haşim’in bilinçaltı bu tipte, yukarıda sözü edilen ilcalarla doludur. O, sert mizaçlı, kendine pek yüz vermeyen bir babanın oğludur. Çoğu zaman babasının baskısı altında bulunan Haşim, bu baskı izlenimlerini bilinçaltına itmiş, kendisine karşı derin bir şefkat gösteren annesinin sevgisine sığınmıştır. Fakat annesinin kendisi küçük yaşta iken ölmesi, onu böyle bir sevgi sığınağından mahrum etmiş, toplumdan gördüğü baskı izlenimleri, acıları ve ıstırapları hep bilinçaltında yoğunlaşmıştır. Bilinçaltında yoğunlaşan bu duyguların bir gün patlayacağı, kişiyi tedirgin edeceği de Freud psikolojisinin doğruladığı bir gerçektir.

1895 yılında İstanbul’a gelen Haşim, bu yeni çevreye Türkçe bilmemesi ve sevdiklerinin Bağdat’ta kalması, annesinin ölümünün verdiği yalnızlık duygusu yüzünden ayak uyduramamıştır. Yeni çevrede edindiği arkadaşlarının da kendisine yüz vermeyişi, üstelik onunla alay etmeleri Haşim’in bilinçaltının hareketlenmesine, yaşanılan dünya ile ilgisini kesmesine yol açmıştır. “Şi’r-i Kamer”lerinde bilinçaltında yoğunlaşan duygularının patlayıp su yüzüne çıktığını görüyoruz. Şi’r-i Kamer, ay şiiri demektir. Yaşanılan dünyayı sevmeyen, gerçeklerden nefret eden Haşim, ruhunu tedirgin eden acılardan, ıstıraplardan kurtulmak ister ve kendine özel muhayyel bir dünyaya sığınır. Bu şiirlerde kendisinden söz edilen şehir, Bağdat’tır. Anılar şehrin kenarlarında kişiye hüzünler ilham ederek akan nehir, Dicle’dir. Bu şiirlerde gördüğümüz zaman ise, akşam ve gecedir. Şair bu tabiat içinde ilk hayallerini görmeye başlar. Bazı geceler, nehir içinde heybetli bir mehtap parıldar. Bu mehtabı daima kırgın olan ay hüzünlendirir, hasta kadın ruhunu dinlendirmek için, yanındaki hasta çocukla birlikte Dicle’nin yakınında gezer ve ayın doğmasını bekler. Ufuklar yavaş yavaş silinir, “dâmen-i şeb[26] her şeyi saklar.” Hayal iklimlerine bakan gözlerin hüznüyle akşam yıldızları doğar ve gizli ışıklar yanmaya, gecenin çiçekleri semada açmaya başlar. Esen gizli bir yel de, bu karanlıkların sırlarını dağıtmaya çalışır. Artık kırgın ruhları teselli eden ay doğmak üzeredir.

 

Sen âh, doğarsın o zaman, mest ü ziyâdâr[27]

Sahilleri sessiz dolaşan hasta leyâl[28]e,

Bir nûr-ı teselli taşır alnındaki hâle[29];

Hattâ o soluk çehreye nurun dokunurken,

Bir bûseye benzerdi ki gelmiş ona senden.

 

Gecenin, rüyaların ve sırların boğmuş olduğu nehrin ufuklarında, gamlı bir kuş hasret şarkılarına başlar. Ağlayan bir kadın veya erkek sesinde, gecenin aşk ve ahenk dolu şiirini söylemeye koyulur. Ayın ışıkları dağılırken, uykulu ışıklar tabiatı gizlemeye çalışır.

 

Her lerze, her âhenk bulut, hâb[30] oluyorken,

Bir feyz-i umûmî-i ziyâdâr ile birden,

Sâkin soluyorken gece eşbâh[31] ü avâlim[32],

Yalnız o ziyâlarda kalır sâkin ü muzlim,

Ey mâh cebîn[33]in o cebîn-i keder ü gam

Altında o yorgun, o soluk heykel-i mâtem[34]!..

 

Haşim’in vefakâr bir dostu, sırdaşı olan ay; şairin ruhunu besler. Her suda başka bir güzellikle doğan ay, tabiatı başkalaştırır, verdiği büyüleyici güzelliklerle sevdalı gönüllere cennet bahşeder. Görüldüğü gibi bu şiirlere yer yer ölüm duygusu sinmiştir. Ruhûm adlı şiirinde bunu açıkça görüyoruz:

 

Rûhumda, fakat her dökülen katre-i nûrum,

Yalnız bir ölüm, bir ebedî mâtem-i dûr[35]un,

Neylüfer-i giryânını, ey mâh-ı münevver,

Ezhâr-ı leyâl[36]i gibi rüýâ ile besler.

 

Hazan isimli şiirinde bu duygu daha da yoğunlaşmıştır. Ölüm, onun annesini hatırlatır ve ona duyduğu özlem arttırır. Ölüm, Haşim’in çocuk ruhuna yerleşen ve onu yalnızlığa, hüzne, ümitsizliğe yavaş yavaş götüren bir izlenimdir. Bu duygu düşünceye, eşyaya, tabiata ve çevreye de sinmiştir.

 

Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!

Annemdi o nûrunda gezen zıll-ı mehâsin[37],

Bendim o çucuk, bendim o simâ-yi tahayyür[38],

Bir gün ki hâzan ufka kızıl dalgalı bir nûr,

Bir kanlı ziyâ haşrediyorken, onu bir yed,

Bir bâd-ı haşîn[39] aldı o rü’yâyı müebbed[40].

On beş sene evvelki hakîkat hep o gündür,

Ruhumda bugün zulmet-i pür-girye[41] onundur.

On beş senedir, ufka güneş kanlı düşerken;

Tenha ovadan, boş dereden, akşamın erken,

Hüznîyle susan meşcere[42]lerden gam-ı eylül,

Bir gölge yaparken, onu bir savt-ı tegaafül[43]

Hasretle sorar kalbimi imlâ eden âha,

Yerlerde yatan sisli, donuk hüsn-i tebâh[44]a.

 

Şi’r-i Kamer’lerdeki kadınlar, şairin annesini hatırlatan, ondan izler taşıyan kadınlardır. “İnce ziyâ-kalb”[45] olan bu kadınlar, kamer gözlüdürler. Bu kadınlar: “Bir lâhza sevilmiş, unutulmuş keder âlûd[46]”turlar. Ve bu kadınlar;

 

Pûşîde[47], soluk, ince, ziya-kalb kadınlar,

Nehrin uzanan sâhil-i rü’yâsını dinler…

Pûşîde kadınlar, bu kamer gözlü kadınlar,

Hep hâtıralarda ki geçen günlere inler,

Hep hâtıralardır ki ziyân ufku sararken,

Sessizce gelir, hepsi gezer rûhumu birden…

 

Şairin ruhunu dolduran bu kamer gözlü kadınlar, onun hayal dünyasında yarattığı kadınlardır. Onun kadınları yaşanılan hayattaki kadınların aksine, sevilebilecek olan kadınlardır. Bu kadınlar şairi severler. Onan kaçmazlar. Şairin yüzündeki şark çıbanı, çirkinliği onları ilgilendirmez. Sonu hüsranla biten birkaç aşk macerası geçiren şair, kendisinde bir aşağılık duygusu geliştirmiş ve bu yüzden kadınlardan kaçmıştır. Ayrıca bu aşağılık duygusunun sonucu olarak geliştirdiği başkalarını kıskanma huyu, yani Haşim’in kıskançlığı, onun kadınlardan ve aşktan kaçışını hazırlamıştır. Fakat yalnız kalan, sevilmeyen ruhunu teselli edebilmek içindir ki hayal dünyasında yarattığı kadınlara aşık olmuş, biraz olsun kırgın gönlünü bu şekilde avutabilmiştir. Aslında hasta bir ruh yapısı olan Haşim için aşk, kendisine zevk veren bir derttir. O bu zevkli derdi, ömrünün sonuna kadar duymuş, şiirlerine de sindirmiştir.

Toplum içine girmekten korkan şair, hayal dünyasının kadınlarına bağlanmış, onları gönlünce sevmiş veya terk etmiştir. Sevdiği, özlediği kadını, hep mehtaplı gecelerde, gözlerinde hüzün izleri taşıyan bir kadın olarak düşünmüş, onu kendi annesine benzetmeye çalışmıştır. Yani annesine ait bildiği özellikleri bu kadınlara vermiştir. Şairin bu tutumunda sevgiye doyamamasının, ölümün, sevilmeyişin izleri vardır. Şairin dünyasını dolduran her şey gibi, bu kadınlar da melâl içindedirler, kimsesizdirler, yüzleri gökyüzü ile örtülmüş, gözleri sonsuzluklara dalmıştır.

 

Ey sen, ey onun rûhu ve ey mâtem- seyyâl,

Ey şimdi bakan hüznüme, âh ey kamer-i lâl[48]!..

 

Nehrin Üzerinde şiirinde annesinden izler taşıyan bir kadından söz edilir. Dicle matemlidir, etrafı sarı güller ve krizantemler ile doludur. O kadının siması hüzün ile solmuştur. Fakat doğan ay, onun hüznünü mehtapla eşleştirir, mehtap bile bu hüzne katılır. Hüzünlü kadının gözlerinde ay, daha da güzelleşir, ortaya çıkar. Bu kadın, şairin annesidir. Annenin yokluğundan duyulan hüzün, akıp giden bir sessizlik, ölüm sessizliği gibi aydan gelir. Bu yüzden şair Hatime şiirinde aya çıkışır gibidir:

 

Lâkin yetişir ey kamer, ey hüzn-i leyâlî

Ruhum o kadar oldu ki mehtâb ile mâlî,

Artık yetişir cûşiş-i pür-nûr-ı hayalin[49]

 

Ruhunu dolduran bu ışık dolu coşkun hayallerden kurtulmak isteyen şair, ayın kendisine dost olduğunu, kendisine sevki gülücükleri gönderdiğini söyler.

 

Sendin bu bakan çehre, bu sâkin nazar-î gam[50],

Rü’yâ-yi mehâsinle bu âvâre gülen fem[51],

Eller, bu benim şi’rimi tâhrik[52] eden eller;

Sendin bu inen ses ki ziyâlar gibi titrer;

En sonra bu nûrun ki sarar ruhu melâle,

Benzer o kadar ağladığım, âh, o hayâle.

 

Artık yetişir cuşiş-i tûfân-ı hayâlin!

Ruhum o kadar oldu ki mehtâb ile mâlî,

Artık yetişir cuşiş-i tûfân-ı hayâlin!

 

Şi’r-i Kamer’lerinde Haşim, tamamen toplumdan uzak durmuştur. Devrinin sosyal çalkantıları onun hemen hemen hiçbir şiirinde görülmediği gibi, bu şiirlerde de söz konusu edilmemiştir. Haşim, bizi kendi hayal dünyasına çekmiş, belki de hüznüne ortak ederek, kendisini anlamayanlardan intikam almaya çalışmıştır. Bu şiirlerde görüldüğü gibi Haşim için gece ve ay ışığı, gündüz ve güneş ışığından dana çok sevilen bir zamandır. Çünkü şairin hayal gücünün işlediği anlar, gecedir. “Ay” adlı yazısında şöyle der:

“… Güneş bütün gün insana doğru fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır. Onun ışığında eğlenmenin ve mes’ut olmanın hiç imkânı var mı?” “Ay! Ay! Yalancı Ay! Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!” sözü edilen bu yazısında, Haşim’in realiteden kaçmak arzusu şu şekilde belirtiliyor: “Artık her şeyi açıkça görmek ıstırabından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkânının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu.”[53]

Bilindiği gibi “afyon” düşkünü olanlar, her zaman hayal içinde yaşarlar ve dünya acılarından, ıstıraplarından kaçarlar. Haşim’in Ay parçasında belirttiği gibi; onlar “yanlış görmek” yanlısıdırlar. Haşim’de bu ”yanlış görmek ve tahayyül etmek” isteği, geceden gelmektedir. Nasıl ki güneş, Haşim’e göre acı şeyler fısıldayan bir arkadaş ise, gece tatlı şeyler anlatan, hayal ufuklarını genişleten bir arkadaş olmalıdır. Böyle bir düşünce ile hareket eden Haşim’in şiir dünyasını bu yüzden akşam, akşam karanlıkları ve gece doldurmuştur. Çünkü gece, bu kendi iç dünyasında yaşayan şaire daima hayal kurmak, yanlış görmek fırsatını hazırlamıştır.  Gece adlı şiirinde şöyle seslenir:

 

Titreyen ellerimle penceremi

Açtım âfak-ı leyle karşı… Yine

Gecenin gölgeden menâzırına

İmtizâc[54] eylemiş nücûm-ı bahâr[55]

 

Sihr-i eb’ad[56] içinde şimdi gümüş

Bir sehâb[57] andıran miyâh[58] uyumuş..

Kalb-i şeydâ-yı leyl[59] olan rüzgâr

Esiyor gölgelerde velvelekâr[60]

 

Ah o bir aşk-ı bî-tenâhi[61] mi

Geceden, tûde-i menâzırdan[62]

Yükselen ra’şe-i hümâr[63] ü buhâr?

 

Sanki hulyâ-yi vasla müstağrak[64]

Şeb-i bir ıtr-ı hisle doldurarak

Dolaşan, titreşen kadınlardı…

 

Sanki bir savt-ı gâib[65] ü mühtez[66]

Kalbe bir aşk-ı bî-vefâ yetmez

“Seviniz, muttasıl sevin!” derdi!

 

Şiirde görüldüğü o, gecenin içine hayatın rüyası olarak aşkı katıyor ve geceyi dolduran vuslat hayaliyle yaşayan kadınların, sevmeyi emrettiğini söylüyordu. Fakat bu aşk ve vuslat duygusu hep hayal, hep fantezi olarak kaldı. Aşkta vefa görmeyen Haşim, “Piyâle” adlı şiir kitabından aldığımız Şafakta adlı şiirinde, hayali aşkını ve vuslat duygusunu, derin bir özlemle açığa vuruyor:

     

Dönsek mi bu aşkın şafağından,

Gitsek mi ekaalîm-i leyâle[67]?..

Bizden daha evvel erişenler,

Ağlar bugün, evvelki hayâle…

 

Dönmek mi? Ne mümkün geri dönmek,

Düştüyse gönüller bu melâle?..

Bir eldir ufuklardan uzanmış…

Zulmet bizi çekmekte visâle…

 

İçinde sönmeyen ateşler yanan Haşim, ancak hayali visal içinde yaşayabildi. Gönlünde aşkın melalini yaşamasına rağmen, hayal olan aşka sığınan Haşim, maddi aşktan, bu dünyada yaşanılan aşktan uzak durdu, kaçtı. Sevilmek, sevmek ihtiyacını duymasına rağmen, sevdiği kadını hayalinde gördü, realiteye çıkaramadı. O, ruhunun kadınını akşamın içine yerleştirmiş, şiirlerinde sevilenle zaman birbirine geçmiştir.


[1] Duygusallık, edebi akım.

[2] Kırgın, gücenik.

[3] Ağlayan gökyüzü.

[4] Sinemaki. Boynu bükük (kırgın) sarı çiçekler.

[5] Görülen, bulunan.

[6] İnleyen sonbahar.

[7] Dağılmış hüzünlü damlacıklar., gam saçan kasırga.

[8] Vefasız, değerbilmez sevgili.

[9] Dilsiz, samut, calay.

[10] Kaderin merhametsiz eli.

[11] Oyun, düzen. Kaderin cilvesi ve oynuyla.

[12] Sevgili

[13] Gerçekler.

[14] Kapalı gökyüzü.

[15] Hüzünlü çevre.

[16] Sonsuz ayrılıklar.

[17] Bize Göre, Ay makalesi – . 38

[18] Karanlık kabartıları, kabarmaları, dalgaları. târ: Karanlık.

[19] Sessiz gölgeler.

[20] Can çekişen akşam.

[21] Hayali yerler.

[22] Gerçeklerim.

[23] Şuursuz, bilinçsiz. Bilinçaltı.

[24] Zorlamalar.

[25] İman-Kurtuluş Yolu, s. 44

[26] Gecenin etekleri.

[27] Işıklı.

[28] Geceler.

[29]Ayın etrafındaki ışık.

[30] Naz uykusu, rüyâ.

[31] Sabah.

[32] Dünya.

[33] Alın.

[34] Ölüm heykeli, O şiirinden.

[35] Uzak.

[36] Gecenin çiçekleri.

[37] İyilikler, ahlak güzelliği.

[38] Şaşılacak, şaşırtacak yüz.

[39] Sert esen yel.

[40] Sonsuz.

[41] Ağlama dolu, çok ağlayan.

[42] Fundalık, ormanlık.

[43] Yapmacık gaflet gösterme sesi.

[44] Çürümüş, yok olmuş güzellikler.

[45] Çıktığın Geceler adlı şiiri.

[46] Keder bulaşmış.

[47] Süslü.

[48] Dilsiz ay. Nehrin Üzerinde adlı şiirinden.

[49] Hayalinin ışığıyla dolu coşkular.

[50] Kederli bakış.

[51] Ağız.

[52] Kışkırtma, yüreklendirme.

[53] Bize Göre, Ay parçası s. 38 – 34

[54] Uymuş, yaraşmış.

[55] Bahar yıldızları.

[56] Büyüleyici uzaklıklar, mesafeler.

[57] Bulut.

[58] Sular.

[59] Gecenin çılgın kalbi.

[60] Gürültücü.

[61] Sınırsız aşk.

[62] Birçok manzara.

[63] Aşktan başı dönmüş titreyişler.

[64] Çalınmış.

[65] Gaipten gelen sesler.

[66] Titrek.

[67] Gece iklimleri.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: